VİCDANSIZLIK MEZARLIĞINDA CENAZE NAMAZI

“Yangınlar,
Kahpe fakları,
Korku çığları,
Ve irin selleri, aç yırtıcılar.
Suyu zehir bıçaklar ortasındasın.
Bir cana, bir başa kalmışsın vay vay.
Pusatsız, duldasız, üryan.
Bir cana, bir de başa.
Seher vakti leylim leylim.
Cellat nişangahlar aynasındasın.”

Tıpkı Ahmed Arif‘in bu dizelerindeki gibi..
Bir seher vakti buldular onu..
4 yaşında..
Çölün ortasında..
Bir cana, bir de başa..
*. *. *
Suriye çölü..
Ürdün ve Irak sınırlarına uzanan yaklaşık 500 bin kilometre karelik devasa bir kum yığını..
Bu mevsim gündüz ortalama sıcaklık 30 derece..
Gece buz karanlığı..
Yılan, akrep, çiyan ve onca zehirli hayvan..
Bir de 4 yaşındaki Mervan..
Elinde bir poşet torba ile buldular onu..
Oyun parkında yaşında çölün ortasında..
Ailesiyle birlikte Suriye’den kaçmıştı..
Günlerce aç susuz kalmıştı..
Kahpe fakları, korku çığları ve aç yırtıcılarla boğuşup, çölü aşmıştı..
Güneş yüzünde yaralar açmıştı..
Ürdün’ün Hagallat sınır kapısına vardıklarında belki de hayata tutunmuştu..
O şanslıydı..
Mervan gibi Suriye’den kaçan 5 yaş altı 425 bin çocuk var.
Ya onlar?
Ahmet Günbaş usta ne güzel yazar..
” Çitlerden geçemiyor çocuk..
Güneşi bir yana koydular şafağı bir yana..
Çitlerden geçemiyor çocuk..
Anneyi bir yana koydular kucağı bir yana..
Çitlerden geçemiyor çocuk..
Uykuyu bir yana koydular yatağı bir yana..
Çitlerden geçemiyor çocuk..
Oyunu bir yana koydular oyuncağı bir yana.”

*. *. *
Dünya tarihinin en büyük zulümü yaşanıyor..
Vicdansızlığın, kahpeliğin, namussuzluğun tarihi yazılıyor..
Birleşmiş Milletlerin rakamına göre mülteci sayısı 55 milyona dayandı..
Hemen hemen bir Türkiye nufüsü kadar..
Afrika’dan, Ortadoğu’dan ve Asya’dan evinden, kentinden ve yurdundan zorla edililenlerin sayısı çığ gibi büyüyor..
Bunların 3’de biri çocuk..
10 milyondan fazlası daha ana kucağı yaşında..
Mervan gibi..
Batının demokrasi(!) götürmek istediği yerlerde Mervanlar ya ölüyor, ya kaçıyor, ya da büyüyüp başka Mervanlar’ı öldürüyor..
Jonnyler, Hanslar, Deborahlar, Ursalalar daha iyi yaşasın diye..
Mervanlar kurban ediliyor.
Diğer Mervanlarca..
..Ve Mervanlar’ın gözü önünde..
Müslüman müslümanı kırıyor..
Vicdansızlık mezarlığında, cenaze namazları kılınıyor..
Ruhi Su bunu şöyle anlatıyor..
“Ağaç demiş ki, baltaya.
Sen beni kesemezdin ama,
Ne yapayım ki, sapın benden..
Bak şu ağacın bilincine sen..
Ölen ben..
Öldüren benden
.”
*. *. *
Dünyanın en derin yeri Mariana Çukuru..
Büyük Okyanus’ta..
Tam 10 bin 994 metre derinlikte..
Bir kiloluk bir demir külçeyi suya atın ancak bir saatte dibe batabiliyor..
Mariana Çukuru dünyanın dibi..
Peki insanlığın dibi var mı?..
Vicdan, ahlak, namus, onur kavramlarının dibi?..
Varsa nerede?
Vicdansızlığın dibi ne kadar derinde?
Kahpeliğin dibi..
Namussuzluğun ölçüsü ne?
Neyle ölçülüyorlar?..
Kiloyla mı, metreyle mi?
Mültecilerle mi, ölümlerle mi?
Neyle?.
İnsanlığın dibi nerede?..
Seyretme Tanrım sen söyle..
Ruhunu üflediğin Ademoğlu’nun vicdanı nerede?
(Sedat Kaya)

20160303-145650.jpg

20160303-145701.jpg

BAZEN ÖLÜMLER DE HÜKÜMSÜZDÜR.

“Zafere Kaçış” filimi biliyorsunuz..
Sylvester Stallone ve Michael Caine’in yanı sıra futbol efsaneleri Pele, Boby Moore, Ardiles, Deyna gibi futbolcular da rol almıştı..
Senaryosu 2.Dünya Savaşında sırasında geçer..
Almanlara esir düşmüş bir grup müfettik askerinin Nazi subaylarının propaganda amaçlı düzenledikleri bir futbol maçta her türlü baskıya ragmen Alman Milli Takımı karşındaki mucize zaferi anlatır.
Müthiş bir Amerikan propagandasıdır..
Bir çalıntıdır..
Olayın gerçeği Kiev’de yaşanmıştır..
*. *. *
Tarih 22 Haziran 1941 idi..
Yeryüzü tarihin en büyük askeri harekatına şahit oluyordu..
Nazi Almanya’sı 4.5 milyon asker, 600 bin motorlu araç ve 625 bin atla Sovyet Birliği’ne saldırmıştı..
Önüne çıkanı ezip geçiyordu..
Hitler orduları kısa sürede Kiev’i ele geçirmişti..
Düşmanın ilk işi hemen tüm okul ve üniversiteleri kapatmak oldu..
60 yaş altı herkesin Alman ordusu için üretim yapacağı duyuruldu..
Sonra katliam başladı..
İki günde 33 bin yahudi öldürüldü..
İşgalin dördüncü ayında bu sayı 100 bini geçmişti..
Kiev’de ölüm kol geziyordu..
*. *. *
İşgalin bir yılı dolmuştu..
Cephedeki Alman askerinin eğlenip, moral bulması için çareler aranıyordu..
Futbolda karar kılındı..
Alman askerlerinden takımlar kuruldu, Kiev takımlarıyla maçlar yapıldı..
Almanların en iyi takımı Flakelf’ti..
Adı ‘Uçaksavartopu” ve “onbir” kelimelerinin Almanca karşılığı olan “Fliegerabwehrkanone+elf“ten türemişti.
Aryan ırkının Kiev’deki en iyi temsilcisiydi..
Tüm Nazi komutanlarının gözbebeğiydi..
Yenilmez armadaydı..
*. *. *
Kiev’in en iyi takımı ise FC Start’ı..
Futbolcularının bir kısmı savaş nedeniyle kapatılan Dinamo Kiev‘in ve Dinamo Lokomotif‘in oyuncularıydı..
Gece gündüz fırında çalışıyorlardı..
Alman komutanların izni ve isteğiyle bu takımı kurmuşlardı.
Buna ragmen arka arkaya maçlar kazanıyorlardı..
En son bir başka Alman asker takımı PGS’yi 6-0’lık yenerek Naziler’in nefretini kazanmıştı..
Alman komutanlar sonunda karar verdiler..
Kendilerinin en iyi takımı Flakelf, Kiev’in en iyi takımıyla oynayacaktı..
..Ve tabii ki maçı Almanlar kazanacaktı..
Kimse Almanlar’ın yenilmesi gibi bir olasılığı düşünmüyordu..
El ilanları basıldı, duyurular yapıldı..
Gazeteler maça geniş yer verdi..
Aryan ırkının futbolda da yenilmez olduğunu tüm Kiev ve Sovyetler görecekti..
*. *. *
Tarih 9 Ağustos 1942’di..
Saat 17.00
Zenit stadında heyecan doruktaydı..
Şeref tribünü futbol düşkünü işgalci vali General Eberhard ile Nazi komutanlarıyla dolmuştu..
Kievliler de maça akın etmiş ama işgal askerlerinin dolduğu tribünlerde yer bulamamıştı..
Seronomide Alman futbolcular ve tüm stad “Heil Hitler” selamı verirken, FC Startlı futbolcular onları izliyordu..
Oyunun alanının etrafı silahlı nazi askerleriyle doluydu..
Sonra maç başladı..
Hakem bir Nazi subayıydı..
Maça Almanlar iyi başlamış ve 1-0 öne geçmişti..
Ama Kievli futbolcular kısa sürede toplanıp ilk yarıyı 3-1 galip bitirmeyi başarmıştı..
Devre arası bir SS subayı ve bir manga silahlı asker FC Start’ın soyunda odasını basmıştı..
SS Subayı belindeki silahı tutarak bağırdı..
“Biz işgalimiz altındaki topraklarda hiç kaybetmedik..Bugün sadece Almanlar kazanabilir!.Aksi olursa kurşuna dizileceksiniz!
İkinci yarı başlarken, tehdite ragmen Kievli futbolcular birbirlerine söz vermişti..
Ölmek var, yenilmek yok.”
İkinci yarıda Almanlar bir ara beraberliği yakalasa FC Start maçı 5-3 kazanmayı başarır..
Statta büyük yıkım yaşanır.
General Eberhard yanındaki komutanlara talimat vererek, sinirli şekilde şeref tribününü terkeder..
SS subaylarının suratlarından düşen bin parçadır..
O an yukarıdan gelen bir emirle Zenit Stadyum Komiseri Friedrich Rogausch, Kiev ve Alman takımları arasında yapılacak tüm futbol karşılaşmalarını yasaklar.
Maçı kazanan FC Startlı futbolcular sevinmeden evlerinin yolunu tutar..
*. *. *
Buraya kadar herkesin bildiği bunlar..
Maçtan sonra FC Startlı futbolculara ne olduğuna ilişkin farklı bilgiler var..
Ancak genel görüş şöyle.
Maçtan iki hafta sonra futbolcuların çalıştığı fırını gestapo basar..
Tüm futbolcular tutuklanır..
Sabotaj ve hırsızlık suçlamasıya ağır iskenceden geçirilir..
Bir kişi suçlamayı kabul etse, tüm takım kurşuna dizilecektir..
Hiçbiri kabul etmez..
Ancak Nikolai Korotkyhk, ağır işkencede hayatını kaybeder.
Diğer futbolcular ölüm kampı olarak adlandırılan Siretz’e gönderilir.
Kampım komutanı Paul Radomsky, çevrede en sadist Nazi olarak tanınmaktadır.
Ağır çalışma, işkence, açlık ve susuzlukla direnmeye çalışan futbolculardan Alexey Tkachenko kaçmaya çalışırken öldürülür. .
Diğer futbolcuların kaderi bilinmiyor.
*. *. *
Yıl 1972’dir..
Hamburg savcılığı bu maçı ve maçtan sonraki olaylar için soruşturma başlatır..
Dava tam 33 yıl sürer..
Sonunda savcı Jochen Kuhlmann şu açıklamayı yapar..
Ne Start oyuncularının niye tutuklandığını, ne de bunun Flakelf ile yapılan maçla bir bağlantısı olup olmadığını kanıtlayabildik.”
Ancak futbolcuların toplama kampında öldüğü tescillenir..
Bugün Avrupa ve Rusya emperyalizminin işgal ettiği Ukrayna’da o maçın oynandığı Zenith Stadı’nın girişinde kahraman futbolcuların anısına dikilen anıt gururla durmakta..
*. *. *
Şeh Bedrettin‘in bir sözü var..
Tarih gelecek için kavga veɾip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuɾuşanlaɾı hiç unutmaz.”
Onların ölümleri hükümsüzdür..
Çünkü yüreklerini betimsiz sevdalarla dolduranlara ölümün hükmü yoktur..
İzmirli şair Ahmet Günbaş üstadın dizelerindeki gibi.
“Taşın belleği var toprağın çimlenen sesi,
Nice yangınlardan çığlıklara
külbilgisinde kayıtlı hepsi!

Onlar Kiev’in kahraman futbolcuları..
İnsanlar unutsa da, tarihin bilgisinde kayıtlı hepsi..
Sedat Kaya

20160211-230014.jpg

20160211-230022.jpg

20160211-230031.jpg

20160211-230035.jpg

20160211-230040.jpg

DEVLERİN AŞKI BÜYÜK OLUR..

Mitolojiye inanmak ne kadar doğru?..
Destanlar, efsaneler, mitler birer masal mı?
Gerçeğin izini ararken bunların tümünü reddetmemiz mi gerekiyor?..
Yoksa bazıları gerçeğin ta kendisi mi?..
Dünyanın en eski edebiyat eserlerinden biri Homeros‘un İlyada destanıdır.
MÖ 6-7 yıllarında yazıldığı sanılıyor.
Destan Truva Savaşı’nın bir bölümünü anlatır.
İnsanoğlu yüzyıllarca bu destanı bir masal olarak yorumladı..
Hepsi Homeros’un hayal dünyasıydı..
Gerçekle ilgisi yoktu..
Kimse Truva diye antik bir şehir olduğuna inanmıyordu..
Ta ki 1870’de Alman arkeolog Heinrich Schliemann Truva şehrini bulana kadar..
Truva’nın kalıntıları gün ışığına çıkınca, Homeros’un yüzyıllarca masal denilen İlyada destanının da gerçek olduğu anlaşıldı..
Truva bir tarihti ve o savaş yaşanmıştı..
*. *. *
Hemen hemen tüm kadim kültürlerde eski çağlarda devlerin yaşadığına ilişkin mitler var..
Efsaneler, destanlar genelde dağlarda yaşayan 13-14 metre boyunda dev insanlardan sözeder..
Beykoz’da müslümanlarca hergün ziyaret edilen Yuşa(Yeşa) peyhamberin de bir dev olduğuna inanılır..
Mezarının boyu 17 metredir..
Devlere Sümerliler “Anunnaki“, Mısırlılar “Neter“, Yunanlılar “Titan” der..
Anadolu Kültüründe “Gulyabani” ya da “Aleybani” diye isimlendirilir.
Eski Türkler’de “Tepegöz” inancı vardır.
Tibet’te “Yeti” ya da “Koca Ayak“tır.
Kanada kızılderilileri “Sasquach” der..
Sibirya’da yaşayanlar “Çuçuna“dan sözeder.
Japonya’da Hiroşima yakınındaki Hiba Dağı’nda yaşayan köylüler devleri Hibagon diye isimlendirir..
Avusturalya yerlileri Aborjinler’in efsaneleri “Yowi” adı verilen devleri anlatır..
Eskimolar, atalarının “Tornil” denen dev yaratıklarla birlikte yaşadıklarına inanır..
İskandinav kültüründe Loki..
Kafkas efsanelerinde Emegenler..
Dağ kızılderililerinde devlerin ismi “Wetigo” dur.
Daha onlarca farklı kültürlerde, farklı isimlerde devlere inanılır.
Ancak isimleri ne olursa olsun, tüm kültürlerde devler doğaüstü tanrısal güçlere sahip, kötü, acımasız, insan kızlarını kaçıran birer canavar olarak tanımlanır.
*. *. *
İlginçtir..
İnsanoğlu’nun elindeki devlerle ilgili yazılı eserden biri, tek tanrılı din kitaplarından tevrattır..(Eski Ahit)
Tevrat’ta yaradılış bölümünde şöyle der.
“Ve vaki oldu ki, toprağın yüzü üzerinde adamlar çoğalmaya başladı ve onların kızları doğduğu zaman, Tanrı Oğulları, adam kızlarının güzel olduklarını gördüler ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar..Tanrı Oğulları, insan kızlarına vardıkları ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman, o günlerde ve ondan sonra yeryüzünde dev adamlar (nefilim) vardı; bunlar eski zamandan zorbalar, şöhretli adamlardı.”
Tevrat’ta “Çölde sayım” bölümünde de bu “Nefilim” diye isimlendirilen devleri şöyle anlatır..
Üstelik orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu.. Nefiller’i, Nefilimler’in soyundan gelen Anaklılar’ı(Anakim, Anunnaki) gördük. Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük.”
Tevrat’ta devler ile ilgili en ilginç bölüm ise İslam inancında Hz.İdris olarak bilinen Hanok’un (Enoch) kitabındadır..
Hanok’un kitabında ilk insanları uzaktan izleyip, rapor vermekle görevli olan gözcü baş melek Semyaza’nın önderliğinde dünyaya gönderilmiş ‘Gözcü Melek’lerin, zaaflarına yenik düşüp, insan ırkının kadınlarıyla birlikte olmaları sonucu Nefillerin türediği yazılıdır. Nefiller, melek babalarının aksine, doğaüstü yanları aza indirgenmiş, kanatları doğaüstü güçlerden ziyade, nefes almaya yarayan organlara dönüşmüştür.
Mayaların kutsal kitabı Popol Vuh, Tibetli rahiplerin kitabı Dzyan devlerden söz eder..
Tüm kadim kültürlerde bu devler tanrısal güçlere sahip yaratıklardır…
Zaten Sümer’de “Anunnaki” Mısır’da “Neter” Tevrat’ta da “Nefilim” kelime anlamı olarak “Düşenler” demektir.
Bunların cennetten düşmüş gözcüler, yani melekler olduğuna inanılır..
*. *. *
Dünyanın hemen hemen her köşesindeki inanç, efsane, destan, mit masal mı?..
Kutsal kitaplara bile konu olan bu devler hayal ürünü mü?..
İnsanoğlu bu devleri korkularından mı yarattı?..
Diyelim ki öyle..
O zaman arkeoloji bize ne söylüyor?..
Dünyanın en eski tapınağında Göbeklitepe’de o dev taşlara yandan bakınca ellerini önüne kavuşturmuş dev insan figürleri görürüz..
Aynı figürleri Bolivya’dan Çin’e, Meksika’dan Mısır’a, Mezopotamya’dan Afrika’ya, Sibirya çöllerinden latin Amerika’ya kadar her yerde görmek mümkün..
İlkel insanlar o zor şartlarda bu dev gibi heykelleri neden yaptı?..
Saygıdan mı yoksa düşmanlarından korunmak için mi?..
Sanat ilerledikçe bu dev heykeller insanlarla birlikte duvarlara, tapınaklara neden kazındı?..
Tanrılar hep devler olarak neden betimlendi?..
Nemrud dağında ve latin Amerika’daki o dev kafalar bize neyi anlatıyor?..
Paskalya Adalarında 10 metre uzunluğundaki Moai heykelleri ne amaçla dikildi?
Sümer tabletlerinde, Mısır hiyerogliflerinde insanlarla birlikte betimlenen o dev Tanrılar kimler?..
Sorular ve sorular.,
Tüm bunları “Canım mitoloji işte” deyip, elimizin tersiyle itmek mi gerekiyor?..
Bilimsel davranış bu mu olacak?..
Yoksa eski metinleri, efsaneleri, destanları, mitleri farklı bir bakışla yorumlayıp, “Kim bu devler?” , “Kim bu gözcüler?” diye sormak mı doğru olan?..
Alman arkeolog Schliemann sormasaydı, bugün Truva insanlık için bir masaldı.
(Sedat Kaya)
10 Şubat 201620160210-135708.jpg20160210-135715.jpg20160210-135741.jpg20160210-135736.jpg20160210-135756.jpg20160210-135810.jpg20160210-140120.jpg

TANRI’NIN GÖRÜNEN AMA ÇÖZÜLEMEYEN ŞİFRESİ..

Tarih boyu arkeologlar nereye kazma vurdularsa, aynı sembolü gördüler..
Amerika’da, Asya’da, Avusturalya’da, Afrika’da, Avrupa’da..
Yerkürenin dört bir yanında..
Peru’da İnkalar’da, Utah’da Shoshoneler’de, Mezopotamya’da Sümerler’de, Cezayir’de Araplar’da, İrlanda’da Keltler’de, Avusturalya’da Aborjinler’de..
Tüm kadim kültürlerde..
Aynı sembol..
Bu gezegenimizdeki en baskın işaretti..
Bu işaret bir sarmaldı..
Başka bir değişle bir spiral..
Dağda, taşta, tapınakta..
Acaba bu sarmal neyin sembolüydü?.
Bize ne anlatıyordu?..
*. * . *
İnsanoğlu kozmosun tanımaya başlayınca bu sarmalı yaşamın her alanında gördü..
Havada, karada ve suda..
Örümcek ağlarında..
Salyangozlarda..
Deniz mercanlarında..
Kartal, şahin gibi avcı kuşların avına yaklaşırken uçuş yönteminde..
Fosillerde..
Ayçiçeğinin gövdesinde..
Papatyada..
Deniz atının kuyruğunda..
Fillerin hortumunda..
Ahtapotun kolunda..
Çam kozalaklarında..
Deniz kestanelerinde..
Kar tanelerinde..
Minaret dediğimiz brokoli türünde..
Sarmaşıklarda..
Solucanlarda..
Hemen hemen her yerde, her canlıda..
Aynı sembol vardı..
Sarmal..
*. *. *
Sadece havada, kara, suda değil..
Uzayda da..
İnsaoğlu uzaya uydu gönderip, onlardan fotoğraf aldıkça daha da şaşırdı..
Kasırgalar, fırtınalar, tornadolar hep sarmal şeklini alıyordu..
Amerika 1990’da uzaya Hubble teleskopunu gönderdi..
Görevi derin uzayın görüntülerini çekmekti..
Hubble’dan fotoğraflar geldikçe bilim adamları hayrete düştü..
Galaksiler de sarmal şeklindeydi..
İçinde bulunduğumuz samanyolu gibi tüm galeksiler birer spiraldi..
Tüm evren sürekli büyüyen bir sarmaldı..
Tıpkı semahta hızlanan mevlevi dervişler gibi..
*. *. *
1937 yılında İngiliz fizikçi ve moleküler biyolog William Thomas Astbury DNA’nın ilk fotoğrafı çekti..
Gördüğü inanılmazdı..
DNA da sarmaldı..
Kosmos Yunanca kainat demekti..
Evren yani..
DNA mikrokosmostu..
Galaksiler makrokosmos..
Evrende en küçüğünden en büyüğüne hep aynı işaret vardı..
Sarmal..
İnsan düşünmeden edemiyor..
Kusursuz bir şekilde düzenlenmiş ve belli kurallara uyan koskoca bir evrenin içindeyiz..
Uzayın derinliğine bakan her astrolog, hücreleri inceleyen her biolog, antik medeniyetlere kazma vuran her arkeolog, hayvanları araştıran her zoolog, bitkilerin dilini çözmeye çalışan her botanikçi, kosmosun ortak dili olan bu sarmalı görüyor..
Ama anlamını çözemiyor..
Bugün en fazla yüzde 10’u çalışan beyinlerimiz yıldızları, galaksileri hareket ettiren gücü, enerjiyi kavrayamıyor…
Deniz atından matematik bilmesini bekleyemeyiz..
Ya da örümcekten..
Brokoli logaritma bilmez..
Ay çiçeği grafikten anlamaz..
Öyleyse hepsindeki bu sarmal nedir?
Yoksa evreni yaşatan enerjinin simgesi midir?
Yoksa o enerji kosmosun ta kendisi midir?
Ne dersiniz?..
(Sedat Kaya)

20160209-203329.jpg

20160209-203318.jpg

20160209-203336.jpg

20160209-203323.jpg

20160209-203350.jpg

20160209-203355.jpg

20160209-203411.jpg

20160209-203417.jpg

20160209-203423.jpg

2500 YILLIK ANTİK PİL VE NEFERTİTİ’NİN LAMBASI

Yıl 1775 idi..
İtalyan fizik profesörü Aleksander Volta ilk pili buldu..
Volta’nın pili biri çinko, diğeri bakırdan iki elektrot içeriyordu..
Elektrotlar asit ile tuzlu su karışımı bir sıvının içindeydi..
İlk pil 2 volta yakın elektrik üretiyordu..
Elektrik ölçü birimi olan volt ve voltaj sözcükleri de Aleksander Volta‘nın isminden gelmekteydi..
Klasik tarih bilimi böyle yazıyor..
Fizik derslerinde de böyle öğretiliyor..
Acaba doğru mu?
*. *. *
Yıl 1938 idi..
Alman arkeolog Wilhelm Konig Irak’ın başkenti Bagdat yakınlarında kazı yapıyordu..
Bir kazı sırasında kilden yapılmış sarı renkli bir çömlekler buldu..
Bölgeden çok çömlek çıkıyordu ama bunlar farklıydı..
Sadece 15 cm boyundaydılar.
İçlerinde bakır levhadan yapılmış 3.81 cm. çapında ve 5 cm. yüksekliğinde bir silindir vardı..
Silindirin kenarları 3’de 2 oranında kurşun, kalay alaşımıyla kaplanmıştı..
Çömleklerin ağzı zifte benzer katman bir madde ile kapatılmıştı..
Bu katmanın içinden çıkan bir demir çubuk, bakır silindirin içine doğru asılı duruyordu..
Bunlar pildi..
Evet pil..
Karbon testinde en az 2500 yıllık olduğu ortaya çıktı..
Denemelerde 1.5- 2 voltluk bir elektrik ürettiği belirlendi..
Literatüre adı “Bagdat Pili” , “Baghdad Battery” diye geçti..
Bugün Bağdat Müzesinde sergileniyor..
Bağdat Pili arkeologları şaşkına çevirmişti.
Modern çağın 1775 yılında bulduğu pili, mezotopamya halkları MÖ.250’lerde kullanıyordu..
Peki ne için kullanılıyordu?..
Bu piller neyi çalıştırıyordu?..
*. *. *
Mısır’daki piramitleri inceleyen arkeologlar bir sorunun cevabını bulamıyordu..
Piramitlerin içleri zifiri karanlıktı..
Oysa dev gibi granit bloklara hiyeroglif yazılar yazılmıştı..
Dönemin sanatkarları o granitlere muhteşem resimler çizmişti..
Çimentonun olmadığı dönemde o dev sutunlar milimetrik yerlerine yerleştirilmişti..
Soru şuydu.,
Bunlar karanlıkta yapılamayacağına göre piramitlerin içi neyle aydınlatılmıştı?..
İlk akla gelen mum,kandil gibi aydınlanma yöntemleriydi..
Ancak bu tip aydınlanmada tavanlarda ve duvarlarda mutlaka is lekesi kalırdı…
Arkeologlar yıllarca is lekesi aradılar ama bulamadılar..
O halde piramitlerin içi nasıl aydınlatılmıştı?..
*. *. *
Arkeologların dikkatini MÖ. 1300lü yıllarına ait bir taş kabartma çekti.
Bu Mısır firavunu IV.AMENhotep‘in eşi kraliçe Nefertiti‘nin bir çizimiydi..
Çizimde Nefertiti sanki elinde Bağdat Piline benzer bir çömlek ve çömlekten çıkan ampüle benzer bir cisim ile önünü aydınlatıyordu..
Bir başka çizimde ise bu kez ampüle benzer cisim başının üzerindeydi..
Tartışmalar sürerken, arkeologlara “İşte bu” dedirten haber Hathor Tapınağı’ndan geldi..
Dendera’daki Hathor Tapınağı Güneş Tanrısı AMON RA‘nın evi olarak kabul ediliyordu..
Tapınaktaki 17no’lu geçitteki granit panelde , Mısırlı rahiplerin ellerinde dev tüpler görülmekteydi..
Tüplerin içinde tüp uzunluğunda yılana benzer cisimler vardı..
Arkeologlar, hiyeroglif yazılarda yılanın parlayan ve ışık saçan anlamına geldiğini belirtiyordu..
Granit panelde ayrıca sağda üst köşede tanrı Amon-Ra elleriyle enerji kaynağına benzer bir kutu tutmaktaydı..
Kutudan çıkan kablo benzeri cisimler tüplere bağlıydı..
Aynı tapınakta bulunan bir papirüs yazıtta bu dev tüplerin amaçları da resmedilmişti..
Tanrı Amon Ra‘nın tuttuğu kutudan çıkan kablolara bağlı tüpler, etrafında oturan elleri ve avuçları açık insanlara bir çeşit enerji veriyordu..
Bir başka resimde dev sutunlardan çıkan kablolar ampüle benzer cisimlere bağlıydı..
Bazı arkeologlar bu sütunların birer yüksek voltaj kaynağı olabileceğini iddia etti..
Kazılar yapıldıkça lahitlerin iç duvarlarında, papürislerde ve tapınaklarda bol miktarda bu bir çeşit lambaya benzer cisimler bulundu..
Bugün bir çoğu Kahire Müzesi’nde sergileniyor..
*. *. *
Hani bir söz var..
Tarihi kazananlar yazar diye..
Bugünkü okuduğumuz tarihi kazanan Avrupa yazıyor..
Avrupalı tarihçiler uygarlığın Antik Yunan ve Roma’da başladığını savunuyorlar..
Okullarda Avrupalılar’ın yazdığı bu klasik tarih okutuluyor..
Hepimiz o Avrupalılar’ın yazdıklarından öğreniyoruz geçmişimizi..
Ancak arkeoloji başka şeyler söylüyor bize..
Tarımın, hayvancılığın, toplu yaşamanın ilk temelleri Mezopotamya’da, ortadoğu’da atılmış..
Yazı,heykel, resim, tekerlek, müzik aleti gibi uygarlık adımları hep bu topraklarda doğmuş..
Birayı, şarabı bu topraklar üretmiş..
İşte pili bile?.
O zaman şunları sormak gerekiyor.
Binlerce yıl önce Avrupa’dan çok ileri olan bu topraklarda ne oldu da bilim, sanat, uygarlık bu kadar geri kaldı..
Mısır’da, Irak’ta, Lübnan’da, Suriye’de tüm Mezopotamya’da, ortadoğuda o kadim medeniyetleri kuran insanların torunları bugünküler olabilir mi?..
Avrupalılar keşfetmeden Amerika kıtasının haritasını çizebilen Arap gemiciler, uzayı gözlemleyen dönemin astrologları, cebir ve geometride ileri olan matematikçiler, insanlığa çare arayan tıp insanları şimdi nerede?.
O insanlar tuvalet kağıdı kullanırken, Avrupalılar dışkılarını sokağa atıyordu..
Bu topraklar otlarla dişini fırçalarken, Avrupalı bu iş için insan idrarı kullanıyordu..
Sezaryan doğumun Roma’da Sezar ile başladığını yazar Avrupalı tarihçiler..
Oysa Firdevsi’nin Şehname‘sinde Sezar’dan çok çok önceleri bu topraklarda sezeryanla doğum yapıldığını yazar..
Peki ne oldu da, Avrupalı çağ atladı, bu topraklar geri kaldı?..
Ortadoğu aydınlarının bu soruyu tartışması gerekmiyor mu?.
(Sedat Kaya)

20160207-012709.jpg

20160207-012717.jpg

20160207-012724.jpg

20160207-012728.jpg

20160207-012733.jpg

20160207-012737.jpg

20160207-012742.jpg

20160207-012747.jpg

TANRILAR DA ÇANTA KULLANIR..

Yıl 1986 idi..
Mahmut Kılıç Şanlı Urfa’nın Örencik Köyü’nde yaşayan bir ihtiyar çiftciydi..
Bir şubat sabahı tarlasını kara sabanla sürerken büyük bir taşa takıldı..
Ne kadar zorlasa nafile..
Taşın etrafını biraz kazdı, gördüğü inanılmazdı..
Bu üzerinde 3 tane el çantası ve ilginç yaratıkların oyulduğu dev bir taş sütunun toprak üstüne çıkmış yüzüydü..
Kendisinin bu sütunu yerinden oynatması imkansızdı..
Biraz daha kazdı..
Sütunun hemen yanında 75 santimetre boyunda bir heykel buldu..
Köylü deyip geçmeyeceksin..
İhtiyar çiftci tarlayı sürmeyi bıraktı, heykeli alıp Urfa Müzesine koştu..
Mahmut Kılıç‘ın bulduğu bu heykel insanlık tarihini değiştirdi..
Bulduğu yer “Göbekli Tepe” idi..
*. *. *
Popüler tarih biliminde, uygarlığın M.Ö. 10 bininci yıllarda, tarımın bulunuşuyla başladığı varsayılıyordu.
Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da kültürü, sanatı ve dini, kısacası “uygarlık” dediğimiz gelişimi meydana getirmişti.
Klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:
Sümer Uygarlığı (MÖ.4000): Dicle ve Fırat
Mısır Uygarlığı (MÖ.3500 ): Nil Nehri
Maya Uygarlığı (MÖ. 2600): Güney Amerika
Hint Uygarlığı (MÖ.2500): İndüs Irmağı
Çin Uygarlığı (MÖ.1500): Sarı Irmak

Bizim ihtiyar çiftcinin bulduğu Göbekli Tepe bu tarihi alt üst etti..
Çünkü Göbekli Tepe tam 12000 yıllıktı..
Sümerler’den 7000, Stonehenge’den 7500, Piramitler’den de 8000 yıl eskiydi..
Bu klasik tarih biliminin iflasıydı..
İnsanlığın geçmişinin yeniden araştırılıp yazılması gerekliliğinin somut kanıtıydı..
*. *. *
Urfalı ihtiyar çiftçinin bulduğu dev taş sütunun üstünde 3 adet el çantası oyması vardı..
Bu 12000 yıl önce el çantası kullanıldığının da kanıtıydı..
Ancak arkeologları asıl şaşırtan dünyanın hemen hemen her köşesindeki kazılarda aynı model çanta oymalarına rastlanmış olmasıydı..
..Ve bu çantaları insanlar değil, o insanların Tanrıları taşıyordu..
Çantalar sanki tek fabrikadan çıkmış gibiydi..
Sümerlerde, Hititlerde, Asurlularda, Mısırlılarda, Azteklerde, Mayalarda, Hindistan’da, Afrika’da, Paskalya Adasında, hatta Bosna’daki kazılarda bile dev boyutlardaki tanrı figürlerinde hep el çantası vardı..
Afrika yerlileri Dogonlar el çantası kullanmıyordu ama bunu duvarlarını çiziyorlardı..
Birbirlerinden haberleri bile olmayan farklı kıtalardaki insanların çanta modası inanılacak gibi değildi..
Tarımla uğraşan insanların yanlarında el çantası taşıması mantıksızdı..
O zaman bu çanta taşıyan ve Tanrı olarak betimlenen dev heykeller kimlerdi?..
Acaba ilkel insan bu çantayı kendisinden üstün olan bir ırkta gördüğü için mi kutsallaştırmıştı?..
Öyle ise kimdi bu çantacılar?..
..Ve o çantaların içinde ne vardı?..
Neden insanlar onu her taşa oyacak kadar kutsallaştırdı?..
*. *. *
Arkeoloji dünyası insanlık tarihi ile ilgili binlerce sorunun cevabını gün ışığına çıkarmaya çalışıyor..
Her yeni kazı geçmişimizle ilgili bilmediğimiz daha çok şeyin olduğunu kanıtlıyor..
..Ve her yeni bilgi insanlık tarihini yeniden yazdırıyor..
Bakalım tüm dünyanın ortak kültürü bu 12000 yıllık çanta modasının sırrı ne zaman çözülecek?
O sır çözüldüğünde belki de asırlar boyu bize öğretilenlere gülüp, bilgisizliğimize üzüleceğiz..
Kim bilir?
(Sedat Kaya)

20160206-235115.jpg

20160206-235138.jpg

20160206-235145.jpg

20160206-235150.jpg

20160206-235154.jpg

20160206-235158.jpg

20160206-235202.jpg

20160206-235206.jpg

20160206-235210.jpg

20160206-235215.jpg

20160206-235219.jpg

20160206-235226.jpg

20160206-235230.jpg

20160207-151844.jpg

20160207-151907.jpg

20160207-152104.jpg

<a

28 KANUNİSANİ 1921 VE AFFET BİZİ MARİA..

Genç ve güzel bir kadındı..
Sarışın ve mavi gözlü..
Odessalı bir Rus’tu..
Sevgi dolu yüreği ve idealist beyniyle bir gece yarısı kendisini Karadeniz’in ortasında buldu..
Kapkara bir geceydi..
Katran karası bir gece..
Bir teknede kocası ve kocasının 13 arkadaşıyla birlikteydi.
Trabzon’dan Batum’a gidiyorlardı..
Azgın dalgalar tekneyi beşik gibi sallıyordu..
Zifiri karanlıkta bir başka tekne önlerini kesti..
Gelenler karabasan gibiydi..
Eşkiyaydılar..
Kalabalık ve silahlıydılar..
Gözünün önünde kocasını ve kocasının 13 arkadaşını bıçakladılar..
Mezbahanede koyun keser gibi, kestiler..
Sonra ayaklarına taş bağlayıp, Karadeniz’in karanlık sularına attılar..
Tek canlı kalan kendisiydi..
Belki de daha sonra neden ölmedim diye pişmanlık duyacak olan..
Karaya indiğinde kocasını kesen adamın kapatması oldu..
Aylarca dayak yedi, tecavüze uğradı..
Sonra zenginlere ve çetelere satıldı..
Gece alemlerinde kentin ileri gelenlerine para karşilığı verildi..
Yıllarca tecavüz edildikten sonra beş kuruşsuz sokağa bırakıldı..
Sonunda aç, yoksul sokakta delirdi ve öldü..
Bu trajedinin adı Maria idi..
İsmi Türkiye Cumhuriyeti’nin istihbarat kayıtlarına “Meryem” olarak geçti..
*. *. *
Tarih 22 Kanunisani 1921 idi.
Günümüz Türkçesi ile 22 Ocak 1921..
Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi’nde konuşuyordu..
“İşte bu serseriler, Türkiye Bolşevik Fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova’daki prensip sahiplerine yaranmak için birtakım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır. Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır.”
Aradan 6 gün geçmişti..
Tarih 28 Kanunisani 1921 idi..
28 Ocak yani..
95 yıl önce bugün..
Türkiye Bolşevik Fırkası Başkanı gazeteci Mustafa Suphi, eşi Maria ve 13 yoldaşı Ankara’da Mustafa Kemal ile görüşmek için Bakü’den yola çıkmıştı..
Erzurum’da tren istasyonunda jandarma yollarını çevirdi..
Halk sanki onları bekliyormuş gibi toplanmıştı…
Oysa Türkiye’ye geleceklerini Ankara’dan başka bilen yoktu..
Büyük bir protesto ile karşılaştılar..
Yuhalamalar, tükürükler, tekmelerle Erzurum’a sokulmadılar..
Trabzon’a yönlendirildiler..
Trabzon o yıllarda ittihatçi örgütlenmenin kalesiydi..
Çetelerin en yoğun, en güçlü olduğu yerdi..
..Ve Trabzon İskeleler Kâhyası Yahya Reis, çete örgütlenmesinin lideriydi..
Yahya Kahya, Samsun’dan Trabzon’a bölgenin tek hâkimiydi..
O kadar zengindiki, Trabzon’daki iki otomobilden biri onundu..
Özellikle 1915 olaylarından sonra zenginleşmişti..
Ayrıca Muhafız Kıtası Komutanı Topal Osman’ın da adamıydı..
Devletle samimi, iyi ilişkiler içindeydi..
Türkiye Bolşevik Fırkası Başkanı Mustafa Suphi ve arkadaşları Trabzon’a vardığında Maçka’dan Değirmendere mevkiine yönlendirildiler..
Kendilerine Ankara hükümetinin görüşmek istemediği ve bir taka ile Batum’a gönderilecekleri söylendi..
Heyet Degirmendere’ye vardığında büyük bir protesto ile karşılaştı..
Halk tıpkı Erzurum’daki gibi toplanmış, onları bekliyordu..
Üstelik sağanak altında..
Yahya Kaptan, adamlarıyla birlikte Değirmendere’deydi..
Protestoları yönetiyordu..
*. *. *
Mustafa Suphi ve arkadaşları sahile vardığında halk galeyana geldi.
Heyet saatler süren tepkiler ve linç girişimlerinden sonra kendilerine ayrılan tekneye zar zor ulaştı..
Tekme tokat dayak yemişler ve üstlerinde ne var, ne yok alınmıştı..
Paraları da çalınmıştı..
28 Ocak’ı 29 Ocak’a bağlayan gece Batum’a doğru yola çıktılar..
Onlardan hemen sonra Yahya Kahya ve silahlı adamları daha iyi bir tekneyle peşlerine takıldı..
Mustafa Suphi ve heyeti taşıyan tekne daha iki mil uzaklaşmadan Yahya Kahya’nın teknesi onlara yetişti..
Sonrası bir dramdı..
Bir vahşet..
Nazım Hikmet şöyle anlattı sonrasını..
“Burjuva kemal’in omuzuna binmiş
kemal kumandanın kordonuna
kumandan kahyanın cebine inmiş
kahya adamlarının donuna
uluyorlar.,
Hav… hav… hak… tü..
Yoldaş unutma bunu,
burjuvazi
ne zaman aldatsa bizi
böyle haykırır:
– hav…hav…hak…tü
– gördün mü ikinci motörü?
– içinde kim var?
– arkalarından gidiyorlar.
– ikinci motör birinciye yetişti
– bordoları bitişti
– motörler sarsılıyor
– dalgalar sallıyor, sallıyor dalgalar.
– hayır
iki motörde iki sınıf çarpışıyor
– biz onlar!
– biz silahsız onlar kamalı
– tırnaklanmız
– kavga son nefese kadar
– kavga
– dişlerimiz ellerini kemiriyor
kamanın ucu giriyor
– girdi…
– yoldaşlar, ey!
artık lüzum yok fazla söze:
bakın göz göze
– karadeniz
on beş kere açtı göğsünü,
on beş kere örtüldü.
onbeşlerin hepsi
bir komünist gibi öldü.”

*. *. *
Yahya Kahya ve adamları Mustafa Suphi ve 13 arkadaşını öldürmüş, Trabzon’a dönmüştü..
Yanlarında Mustafa Suphi’nin eşi Maria da vardı..
Yahya Kaptan, Maria’yı evine kapatıp aylarca tecavüz etti..
Ardından dönemin zenginlerinden Nemlizade Ragıp Bey‘e sattı..
Ragıp bey ölünce tekrar alıp Rizeli çetelere “hediye” etti.
Maria yıllar sonra beş kuruşsuz sokağa atıldı..
Sonunda delirdi ve açlıktan öldü..
Trabzon’da kimsesizler mezarlığına gömüldü..
*. *. *
Günler sonra Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katliamı Ankara’yı sarstı..
Trabzon milletvekili gazeteci Ali Şükrü Bey katliamı meclise taşıdı..
Şükrü Bey Mustafa Suphiler’i öldürenin Yahya Kahya olduğu izine ulaşmıştı..
Görgü tanıkları vardı..
Mecliste sürekli sorular soruyor, iktidarı zorluyordu..
Ancak tam da o günlerde Yahya Kahya faili meçhul bir cinayete kurban gitti..
Tartışmalar daha da yoğunlaşırken bu kez olayı sorgulayan milletvekili Ali Şükrü Bey Ankara’nın göbeğinde Topal Osman tarafından öldürüldü..
Muhalefet ayağa kalktı..
Devlet zorunlu olarak Topal Osman’ın peşine düştü..
Sonunda Topal Osman da askerle girdiği çatışmada öldürüldü..
Böylece Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının dosyası tamamen kapandı..
Bu olay Cumhuriyet tarihimizin ilk faili meçhul cinayetiydi..
Katliamdan iki yıl sonra 1923’te tamamen üstü kapatıldı..
*. *. *
Nazım Hikmet şu mısralarla anlattı bu kara olayı..
Tarih
sınıfların
mücadelesidir..
1921
kanunisani 28
karadeniz
burjuvazi
biz
on beş kasap çengelinde sallanan
on beş kesik baş
yoldaş
bunların sen
isimlerini aklında tutma
fakat
28 kanunisaniyi unutma!”

(Sedat Kaya)
28/01/2016

20160128-125203.jpg

20160128-125212.jpg

20160128-125216.jpg

20160128-125223.jpg

20160128-125227.jpg